İnceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Eyl 2016

Keşif Sahnesi: Audrey


Keşif sahnemizin bu haftaki adresi İsveç. Dört tatlı kadının post-rock, indie, dream pop semalarında uçarken kış şarkılarıyla içimizi nasıl ısıttığını bi' görelim istiyorum.

2002 yılında İsveç'in Gothenburg kentinde dört kız arkadaşın (gitarda Victoria Skoglund, davulda Anna Tomlin, çelloda ve klavyede Emelie Molin bas gitarda Rebecka Kristiansson) birlikte kurduğu Audrey, İskandinavya soğuğunu şarkılarla ısıtmak için yola çıktı. Kurulduğu yıl bir dizi konser verdi. 2003'te ilk demo kayıtlarını bitirdi. Kendi elleriyle hazırladıkları 500 baskının tamamını sattılar. Daha sonra bir EP albüm çıkarmak için plak şirketi arayışına girdiler. Almanya'da birtakım konserler veren Audrey, 5 şarkıdan oluşan "Audrey EP" isimli ilk kısaçalar albümü 17 Ağustos'ta yayımladı. Dream pop, ambient ve soft bir female vokale ekledikleri çelloyla son derece huzurlu, naif ve sakin şarkılardan oluşan bu debut EP, Audrey'in müzikal kariyeri açısından çok iyi bir başlangıç oldu. Klasik nordik melodilerin son derece başarılı bir şekilde icra edildiği albümde "Triumphal Arch" ve "We Thought We Were Ghosts, But We Are Feathers" şarkılarının naifliği direkt göze çarpsa da diğer üç şarkı da gayet başarılı olmuştu.



Audrey bu sıcacık kış şarkılarının üstüne bir stüdyo albümü çıkarmak için stüdyoya girdi. 2 yıl sonra 9 Mayıs'ta Tenderversion Records etiketiyle "Visible Forms" isimli debut LP albümünü yayımladı. 9 şarkılık bu albümde gözüme çarpan ilk değişim post-rock'a doğru hafif bir seyrelme olduğu yönündeydi. Her şey aynı güzellikteydi. Yine soft bir vokal, dream pop öğeler ve çello vardı ancak inceden bir sert hava ve agresyon söz konusuydu. Çello daha bir kararlıydı, davullar daha bir ritmik çalıyordu. Ancak EP albüm kadar başarılı olduğunu söyleyemem. Yine de nordik müzik arasında başarılı bir albüme imza atmıştı Audrey.



17 Nisan 2008'de yeni bir albüm daha yayımlayan grup bu kez daha iddialı kayıtlarla karşımızdaydı. İyiden iyiye post-rock'a kanalize olan ama aynı zamanda kendi öznelliğinden de ödün vermeyen Audrey içerisinde birbirinden güzel şarkılar barındıran "The Fierce And The Longing" albümüyle sesini daha fazla duyurdu. Özellikle "Big Ships" en sevilen şarkıları arasında yer aldı. "Carving And Searching", "Horses Are Honest" ve "The Sliver" albümden benim favori parçalarım. Gayet başarılı birer post-rock çalışmaları olan bu şarkılarda kullanılan ritimler ve çellolar Audrey'i diğer post-rock ve nordik gruplardan ayrı bir kefeye koyuyor.



Audrey en iyi şekilde kendini ifade ettiği bu albümden sonra bir dizi konser verip kayıplara karıştı. Resmi internet sitesinde konuyla ilgili bir açıklama yok. Ancak 7 yıllık sessizliğin tek bir açıklaması olabilir, o da grubun dağıldığıdır.

16 Eyl 2016

Bir Shoegaze Tanrıçası: Bilinda Butcher


Kevin Shields ile birlikte shoegaze müziği yaratan My Bloody Valentine'ın efsanevi solisti Bilinda Butcher'ın 55. yaş gününde müzik kariyerinde bir yolculuk yapalım.

16 Eylül 1961 Londra doğumlu Bilinda Jayne Butcher, Golden Valley'de büyüdü. BBC Radio 1 sunucusu John Peel'in sorusu üzerine ismi Belinda olması gerekirken neden Bilinda olduğunu anlatmıştı. Büyükbabası erkek torunu olsaydı ismini Bill koyacaktı. Ancak kız olunca Bilinda oldu. Orabın çok muhafazakâr bir yer olduğunu söyleyen Bilinda, 1920'li yılların kıyafetlerini giydiği ve gramofondan şarkı dinlediği için kendisine tuhaf tuhaf bakılıyormuş. Toplumdan uzak durarak yaşamaya çalışan Bilinda şunu diyordu "Anneme göre ben bulutlarda yaşıyordum. Asla haberleri izlemiyor, gazete okumuyordum; sanki bir yerde yaşıyormuşum gibi. Herkes punk modasını takip ederdi, bense 20'leri ve 30'ları". 16 yaşında nihayet Londra'ya geri döndü. Trinity Laban Conservatoire of Music And Dance kursuna yazıldı. Fakat dokuz ay sonra sistis hastalığından dolayı ayrılmak zorunda kaldı. Londra'da Fransız bir ailede bir süre dadılık yaptıktan sonra erkek arkadaşıyla birlikte Paris'e gitti. Döndüğünde ise Toby adında bir bebeği vardı. "Orası iyi bir yer değildi oturmak için. Çok fazla eroin vardı ve uyuşturucu batağındaki bir yer bebeğe göre değildi. Toby'nin babası kafayı yemişti LSD kullanmaktan. O aptallıktan kurtulmak için çok uzağa gitmek istedim. Beraber yaşamaktan bıktık, ayrıca o berbat yerde çalışmadan yaşıyordu."

Nisan 1987'de David Conway'in yerine My Bloody Valentine'a katıldı. Joe Byfield ile birlikte vokalde yer aldı. Bunun öncesinde yalnızca klasik gitarla kız arkadaşlarıyla öylesine birkaç şarkı çalıyordu. Yani müzik deneyimi neredeyse hiç yoktu. Bir yandan da bebeğine bakmak zorundaydı. Tüm bu zorluklar içerisinde 1987'de Lazy Records etiketiyle "Strawberry Wine" ve "Ecstasy" EP'lerinde yer aldı. Bu iki EP albüm aynı zamanda My Bloody Valentine'ın gothic rock'tan shoegaze'e geçiş süreciydi. Ertesi yıl Creation Records ile anlaşan grup 8 Ağustos'ta "You Made Me Realise" EP albümü yayımladı. My Bloody Valentine için bir dönüm noktası oldu bu. Artık shoegaze türü son hallerini almaya başlamıştı. Kevin Shields'in üstün gitar yeteneği ve yeni sound arayışları grubu farklı noktalara taşıyordu. Bilinda da ilk kez bu EP albümde öne çıkmaya başladı.



Bu başarılı EP'den sonra 31 Ekim'de "Feed Me With Your Kiss" EP'si yayımlandı. 21 Kasım'da nihayet debut stüdyo albümü "Isn't Anything" çıktı. Bilinda Butcher'ın gruba katılışı grubun seyrini bir hayli değiştirmişti. "Isn't Anything" ise nereye gidileceğinin rotası çizmişti. Noise gitarın, feedback'lerin, reverb'lerin bolca kullanıldığı bu LP albümde dört şarkıyı Bilinda yazmıştı. Albüm o kadar başarılıydı ki, bütün müzik dergileri tarafından tam not aldı. "Isn't Anything" My Bloody Valentine'ı çok önemli yerlere taşırken Kevin Shields'i de "mastermind" seviyesine taşıyordu.



Sonraki yıl şubat ayında stüdyoya giren MBV ara ara maddi sorunlar nedeniyle stüdyo değiştirse de yaklaşık iki buçuk yıl boyunca stüdyodan çıkmadı. Kevin Shields mükemmeliyetçiliğini abartı boyutlarına kadar çıkarmıştı. Gitarı bambaşka yerlere taşımayı planlıyordu. Sürekli yeni pedallarla yeni teknikler yaratıyor, kafasındaki sound'u oluşturmak için durmaksızın çalışıyordu. Bilinda Butcher da söz yazarak vokalini geliştiriyordu. Kevin Shields'in dahiyane gitar sound'larını tamamlayacak olan Bilinda Butcher'ın bohem vokali, soyut sözleri ve ürkek duruşuydu. Ancak maddi imkânsızlıklardan ötürü kayıtlar çok yavaş ilerliyordu. Aylarca, hatta koca bir yıl hiçbir şeye dokunmadan geçmiş. Stüdyoya girdikten bir yıl sonra nisan ayında "Glider" isimli bir EP çıkarıldı. Nispeten MBV'nın neler yaptığına dair bir kanıt niteliğindeydi bu kısaçalar. Özellikle "Soon" şarkısı grubun son halini yansıtıyordu. Video klibiyle birlikte paylaşılan şarkıda Bilinda Butcher'ın muhteşem performansı Kevin Shields'i bile arka planda bırakmıştı. Sanırım Shields'in istediği biraz da buydu. Bilinda'nın duru güzelliği ve bohem duruşu MBV'nın profilini yansıtıyordu.



Ancak plak şirketi tarafından homurdanmalar başlamıştı bile. Çünkü ne stüdyonun giderleri karşılanıyordu, ne de Shields'in istekleri karşılanıyordu. Uzayan albüm çalışması, ödenmeyen faturalar, stüdyo şirketi tarafından el konulan ekipmanlar, yeni stüdyo arayışları... Creation Records'un patronu Alan McGee, Shields ile tersleşmeye başlamıştı. Tam bu sırada ismini Kevin Shields'in üzerinde çalıştığı gitar tekniğinden alan "Tremolo" EP'si çıkarıldı. "To Here Knows When" ve "Swallow" isimli iki single şarkı video klipleriyle birlikte yayımlandı. Gerçekten olağanüstü güzelliğe sahip bir Kevin Shields harikası kayıtlardı bunlar. Bilinda Butcher bu yeni teknikleri sesinin ve dansının estetikliğiyle güzelliğe güzellikler katmıştı adeta. Müzik otoriteleri tarafından yine tam not alan bu kısaçalar, MBV'nın son virajıydı. Artık her şey yerine oturmuştu. Kevin Shields yarattığı bu yeni sound'ları daha da geliştirme derdindeydi; Bilinda Butcher sözlerini daha da soyutlaştırarak vokalini buğulandırıyordu.



Nihayet 4 Kasım'da tam iki buçuk yıl sonra "Loveless" albümü Creation Records etiketiyle yayımlandı. 250 bin sterline mâl olan bu "masterpiece" albüm Creation Records'u batma eşiğine getirse de şirket tarihinin en başarılı işi olarak kayda geçti. Yalnızca plak şirketinin değil,  MBV'nın ve hatta tüm zamanların en başarılı albümlerinden biriydi hiç kuşkusuz. Şarkı sözlerinin tamamı Bilinda ile Kevin tarafından yazıldı. Vokaller ise tamamen Bilinda Butcher'a aitti. Soyutluğun üst boyutu olan bu dahiyane albüm shoegaze. müziğin "definitive album" niteliğini taşıyor. Bilinda Butcher gerek sahne duruşuyla, gerekse duru vokaliyle MBV'nın profilini yansıtıyordu. Seyirciyle minimum göz teması kuran ve neredeyse hiç hareket etmeden yalnızca gitar çalıp şarkı söyleyen ürkek, utangaç bir sahne duruşu o güne kadar görülmüş şey değildi. Shoegaze ismini oradan almıştı zaten. Melody Maker ve NME dergisi bir alay ifadesi olarak "shoegazing" etiketini grupların seyirciyle göz teması kurmadan yalnızca gitar çalıp, sık sık pedallar üzerinde oynarken kafalarını öne eğmelerinden dolayı vermişti. Keza Kevin Shields shoegaze etiketini reddetmişti.



Creation Records'tan ayrıldıktan sonra yeni kayıtlar için çalışan grup işleri bir türlü yoluna koyamadı. 95'te Debbie Googe ve Colm Ó Cíosóig ayrıldıktan sonra 97'de Butcher da ayrıldı ve My Bloody Valentine lağvedildi. Bilinda Butcher bu ayrılıktan sonra Collapsed Lung ve Dinosaur Jr.'la kısa dönem çalıştı. 2007 yılında My Bloody Valentine yeniden birleşme kararı alınca stüdyoda girildi. Geçmişte yayımlanmayan şarkılar ve beat'ler yeni kayıtlarla tamamlandı. Yeni albüm "m b v" My Bloody Valentine'ın kendi imkanlarıyla hiçbir plak şirketine bağlı kalmadan Kevin Shields prodüktörlüğünde 2 Şubat 2013'te yayımlandı.



Bir dönem Kevin ile birlikteliği olan Bilinda Butcher Toby, Davy ve Billy isminde üç çocuğu bulunuyor.

15 Eyl 2016

Seçki: Gothic Kültürün Mirası ve Modern Gothic / Darkwave Kayıtları


"Şeytanın ölümü hayal gücü açısından bir trajedidir, fakat XVII. yüzyıl gotik'inin de kurtuluşudur." (Wallace Stevens)

Erken dönem 80'lerin Britanya ve Almanya'sını kasıp kavuran goth / dark akımı günümüzde yeniden ele alınıp avangart müziğin en önemli halkalarından biri olma özelliğini elinde tutuyor. Geçmişin tüm zengin, deneysel, yaratıcı ve özgün müzik çalışmaları geçerliliğini hiçbir zaman yitirmeyecek. Etkilediği yeni akımlar şöyle dursun, teknolojinin ve elektroniğin gölgesinde kalan bazı değerler inatla yaşatılmaya devam ediyor. XXI. yüzyılda hâlâ Viktoryen dönem ruhunu yaşayan müzisyenler heteredoks değerleri savunan punk kültürle olan etkileşimlerini inkâr etmeden karanlığı daha da karartarak güneşimizi söndürme görevini öncüllerinden devraldılar.

Gotik kültür o kadar zengindi ki kendi içinde alt kültürlerini doğurdu. Aydınlanma'nın öldürdüğü tanrı figürü insanı derin bir mânâ boşluğuna sürükledi. Yalnızca inanılan bir figür değildi, aynı zamanda korkulan da bir figürdü tanrı. Ve elbette tanrının düşmanı şeytanlar, cinler, kötü ruhlar... Gotik düşünce tam da bu dönemde ortaya çıkarak insandaki bu büyük mânâ boşluğunu doldurmaya çalıştı. O, ne metafizik zırvalıkları kabul etti, ne de materyalist duygusuzlukları. Gotik düşünce bir tepkiydi yaratılan bu duygusal yıkıma karşı. Gotik edebiyatın metaforları Karl Marx'ı bir hayli etkilemiş, "zincir", "kan emici", "vampir", "hayalet" gibi bazı kelimeler marksist terminolojiye yerleşmişti. Erken dönem XIX. yüzyıl yalnızca marksist felsefenin değil,  Victoria döneminde popüler olan romantik akımla birlikte gelişen gotik edebiyatın da ortalığı kasıp kavurduğu bir dönemdi. XII. yüzyılda Latin sanatına bir tepki olarak doğan gotik sanat XVIII. yüzyılda Aydınlanma'ya karşı bir edebiyat akımı olarak ortaya çıkmış,  XIX. yüzyılın ikinci çeyreğinde soğuk savaş propagandasına karşı sinemada, geç dönem 70'lerde ise popüler kültüre karşı müzik alanında ortaya çıkarak protest ve avangart kimliğini korumuştur. Bugün "gotik" dediğimizde aklımıza gelen ilk üç şey edebiyat, kültür ve müzikse eğer, edebiyatta Edgar Allan Poe, Mary Shelley ve Bram Stoker; kültürde gotik mimari, gotik heykel ve gotik resim; müzikte ise Bauhaus, The Sister Of Mercy ve Siouxsie and the Banshees gelir aklımıza. Yarattıkları yeni romantik, karanlık atmosferin yanı sıra saç stilleriyle, makyajlarıyla, kıyafetleriyle ve sahne duruşlarıyla birer moda ikonları olarak da alt kültürlerini oluşturdular. Wave müzik 90'larda alternatif gruplara yenik düşse de 2000'lerin başında yeniden ortaya çıkmaya başladı; üstelik birçok yeni tarz yaratarak. Bugün goth wave, darkwave, -ve yelpazeyi biraz geniş tutarak- cold wave, industrial ve drone müzik adına yeni şarkılar üreten yeraltında çok fazla müzik grupları ve solo projeleri mevcut. Dilerseniz sözü daha fazla uzatmadan güncel başarılı dark gruplarından küçük bir seçki yapalım.

İlk adresimiz ismini Nietzsche'nin ünlü "güç istenci" felsefesinden alan The Will To Power. James Hofer ve Dylan Hunter tarafından kurulan Kanadalı darkwave projesi hakkında neredeyse hiç bilgi yok. Üç EP'si bulunan The Will To Power "Might" single'ından "Still" isimli şarkıyı açılış konuşması olarak seçiyorum.




Bolognalı Mirko Void'in tek kişilik darkwave projesi Le Ettere di Anna İtalya'nın zengin dark ve synth müzik mirasını koruyan underrated gruplardan biridir.




Nouvelle Phénomène son yıllarda giderek yükselen Fransız gothic-romantic darkwave akımının değerli bir parçasıdır.




Almanyalı Philipp Läufer'in tek kişilik solo projesi olarak başlayan Bleib Modern daha sonra yeni üyelerle sayısını beşe çıkarmış. Shoegaze, post-punk ve cold wave tınılarını karanlık bir vokal ile bir araya getirmiş. İki stüdyo albüme imza atan Bleib Modern'in "Lows" isimli EP albümünden "Forest" parçasını listeye eklemeye değer buluyorum.




15 yıllık müzik kariyerine 10 stüdyo albümü sığdırmayı başaran İspanyalı The Eternal Fall, Sol ve Francisco Porsel tarafından kurulmuş gothic, new wave grubudur.




Veil Of Light "M" isimli Zürichli bir müzisyenin darkwave, goth wave çalışmasıdır. Dead Can Dance, The Cure, The Jesus And Mary Chain ve Death In June gibi gruplardan etkilenmiş. İki albümü bulunan Veil Of Light'ın "Ξ" albümünden "Pale Eyes" şarkısı listedeki en sert şarkıdır diyebilirim.




Bu yılın başında Salon'da Lebanon Hanover ve She Past Away ile birlikte konser veren Atinalı Selofan üç yılda dört stüdyo albümü yayımladı. Darkwave müziğin önemli isimleri arasında yer alan grup She Past Away ile birlikte ortak çalışmalar da yapıyor.




Kievli Oksana Zmorovytch'in solo projesi Blablarism shoegaze, goth ve witch semalarında gezen, az bilinen ama iyi işler çıkaran bir gruptur. Tek albümü "Agnostodynis" üç yıl önce Fabrika Records tarafından çıktı.




Almanyalı gothic / darkwave ikilisi Lebanon Hanover modern zamanın gothic-romantic müziğinin kilometre taşlarından biridir hiç kuşkusuz. İki gitar ve bir synthesizer ile neler yapılabileceğini yayımladığı üç albümde bize gösterdi. Bu şarkı son albüm "Besides The Abyss"ten.




Ve kapanış konuşması. Günümüz goth / darkwave müziğinin Lebanon Hanover ile birlikte en önemli temsilcisi olan She Past Away'in bu topraklardan çıkmış olması bizim adımıza gurur verici bir şey. She Past Away'in son albümü "Narin Yalnızlık"tan Kesmeşeker cover'ı "Gerçekten Özleyince" parçasını listenin son şarkısı olarak belirleyip yazıyı burada noktalıyorum.




Bonus: Lust For Youth - Lost Young

10 Eyl 2016

Keşif Sahnesi: Astrocowboys

Haftalık keşif sahnemizin bu haftaki adresi Rusya. Shoegaze, post-punk ve synth öğeleri lo-fi tekniğiyle başarılı bir şekilde bir araya getiren Astrocowboys sandığınız gibi değil.

Eleştire eleştire yerin dibine soktuğumuz modern müzik o kadar da kötü olmasa gerek. Teknolojinin analog kültürü öldürdüğü doğrudur fakat yaratıcılığı öldürdüğünü sanmıyorum. Yaratıcılık sanatın her dalında olduğu gibi müzikte de farklı bir boyuta taşındı. Bana kalırsa ben yine analog dönemi tercih ederdim fakat günümüz adına karamsar olmamak gerekiyor. XX. yüzyılın tüm trendleri, sanat ve moda akımları, kültürel birikimi ve zenginliği hâlâ üstünlüğünü koruyor ve yeni çıkan her şeyi etkilemeye ve onlara esin kaynağı olmaya devam ediyor, edecek de. Müzik de tıpkı bilim ve felsefe gibi kümülatif ilerleyen, üstüne bir şeyler katarak yeni tatlar yaratan bir sanattır. Astrocowboys olayı tam da bu noktadan yakalamış. Geçmişin tüm güzel retro tatlarını bir arada toplayıp düşük kayıt yöntemiyle müzik dünyasında pek az rastladığımız öznel bir tarz yaratmış. Astrocowboys dinlerken Joy Division ritimlerini, New Order synth'lerini, My Bloody Valentine reverb'lerini ve Skywave vokalini aynı anda hissedebilirsiniz.

St. Petersburglu Astrocowboys hakkında çok az bilgi var maalesef. Hatta bu tavşan maskeli dostumuz ismini bile paylaşmaktan alıkoymuş kendini. 2010 yılında başladığı müzik kariyerine demo kayıtların yanı sıra bir de uzunçalar albüm sığdırmış, ancak 2014'te bu tatlı projesiyi feshetmiş.

2011'de temmuz ayı sonunda ilk demo kayıtlarını elektronik ortamda paylaştıktan sonra Moskova ve St. Petersburg'da birtakım konserler vermiş, eylül ayında Crystal Castles'ın "Crimewave" şarkısını kendine has tekniğiyle yorumlamış, kasım ayında ise başarılı bir shoegaze çalışması olan "Girl With Preferences" isimli ilk single şarkısını yayımladı. Ertesi yıl 22 Kasım'da "Olympic" adını verdiği debut albümünü Bandcamp üzerinden yayımladı. 2014'e gelindiğinde mayıs ayında üç demo kayıt yayımladıktan sonra birtakım kişisel problemlerden dolayı dağılma kararı aldı.

Ardında pek bi' güzel şarkılar bırakan Astrocowboys'tan dört şarkıyı sizler için seçiyorum. Önce "Call The Police" ile başlamak istiyorum. Çünkü sözleri erken dönem 90'ların bohem havasını anımsatırken ritimleriyle ve synth'leriyle 80'lerin diskolarına götürebiliyor sizi.



"Daniel" yine "Call The Police" gibi çok güzel sözleri olan, hüzünlü ama aynı zamanda sizi dansa davet eden ritmiyle pek bir hoş şarkı. "Oh, Daniel I'm sorry to tell that no one will love you forever"...



"We Give Blood" 80'leri yad eden, retro düşleri lo-fi kalitesiyle notalara aktaran Astrocowboys'un kendini en iyi ifade ettiği şarkılardan biridir.



"Girl With Preferences" ise benim en sevdiğim şarkısıdır. My Bloody Valentine'ın bol feedback'li tatlı noise gitarıyla, 80'lerin synthesizer'ının chill sound'larını bir araya getirip kendi bohem sesini de delay yaparak ortaya harika bir şarkı çıkarmış.

2 Eyl 2016

Slowdive'ın İlk Albümü "Just For A Day" 25 Yaşında


Shoegaze efsanesi Slowdive'ın debut albümü "Just For A Day" 25 yıl önce bugün Creation Records etiketiyle yayımlamıştı. 25. yılında "Just For A Day"in anotomisini inceleyelim.

1989'da Reading'de Neil Halstead, Rachel Goswell, Nick Chaplin ve Simon Scott tarafından kurulan Slowdive shoegaze'in yeni yeni ortaya çıktığı bir dönemde Siouxsue and the Banshees, The Stooges, The Velvet Underground gibi gruplardan etkilenerek ilk demo kayıtlarını oluşturmaya başladı. Christian Savill'in de gruba katılmasıyla kadrosunu tamamlayan grup Kasım 1990'da "Slowdive" isimli ilk EP albümünü Creation Records etiketiyle yayımlayarak bir anda dikkatleri üzerinde toplamayı başardı. Ertesi yıl önce nisanda "Morningrise" ve haziranda "Holding Our Breath" EP'lerini yayımladıktan sonra nihayet ilk debut stüdyo albümü "Just For A Day" için Abingdon'da Courtyard Studios'a giren Slowdive 2 Eylül 1991 tarihinde debut stüdyo albümü "Just For A Day"i Creation Records etiketiyle yayımladı.

Albüm, NME dışında genel olarak düşük notlar aldı. Çok boğucu, melankolik ve kasvetli gibi eleştiriler getirildi. Hatta Melody Maker "çok büyük hayal kırıklığı" yorumunu yapmıştı. My Bloody Valentine "Loveless" albümünü çıkardıktan sonra olumsuz yorumlar daha da arttı. Sonuç olarak "Just For A Day" müzik otoritelerinden hak ettiği değeri almadı. Ancak bu albüm birçok müzik grubuna ilham kaynağı oldu ve grubun hayran kitlesi bir hayli arttı.

Sözleri Neil Halstead'e olan şarkılarda gerçekten ciddi bir melankoli söz konusuydu. Aynı zamanda Neil Halstead'in marihuananın etkisinde yazdığı sözlerin tamamında bir soyutluk göze çarpıyor. Gitarda kullanılan yoğun ambientlar Cocteau Twins'i çok fazla andırıyordu. Biraz da bu yüzden hayal kırıklığı olarak görülmüş olabilir aslında. Çünkü bir shoegaze grubu olarak ortaya çıkan grubun yoğun ambientlarla, kasvetli atmosferiyle dream pop'a da göz kırpmasıyla, beklenen distorsiyon, feedback ve reverb dolu bir sound alınamamıştı.

Müzik dergilerinin ne söylediğini bir kenara bırakalım. "Just For A Day" albümü "Ballad Of Sister Sue", "Catch The Breeze", "Spanish Air", "Primal", "Celia's Dream", "Brighter" gibi muhteşem şarkılarla hâlâ shoegaze koleksiyonerlerinin en gözde albümleri arasında yer alıyor. Bugün 25. yılını kutlayan albüme mutlu yıllar dileyip albümün en sevdiğim iki şarkısını buraya bırakıyorum.


30 Ağu 2016

Bir DJ, Bir Koleksiyoner, Bir Müzik Kurdu: John Peel



BBC Radio'nun unutulmaz DJ'i, hatta tüm zamanların en iyi DJ'i John Peel'i 77 yaşında mercek altına alıyoruz.

Asıl ismi John Robert Parker Ravenscroft olan İngiliz müzik kurdu 30 Ağustos 1939'da Heswall'da dünyaya geldi. Babası bir pamuk tüccarıydı. Liverpool'a yakın Burton'ın bir köyünde orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak büyüdü. Müziğe olan tutkusu erken yaşlarda başlamıştı. Radyo programları dinliyor, plaklar satın alıyor, güncel müziği takip ediyordu. Ortaokulu bitirdikten sonra 1960'da Dallas'a taşındı. Orada pamuk üreticiliği yapan John, ilk radyo deneyimini 61'de WRR isimli bir radyo kanalında DJ koltuğuna oturarak yaptı. 67'de İngiltere'ye döndü ve burada Radio London'da korsan DJ'lik yaptı. Kendi ismini kullanmak yerine de "Peel" takma ismini kullandı. Daha sonra Eylül 1967'de BBC yeni bir radyo kanalı kurdu. BBC Radio 1 isimli bu yeni radyo istasyonunda John Peel ismiyle ilk işe başlayan kendisiydi. Burada yeni kurulan grupları destekledi hep. David Bowie, The Smiths, Joy Division, Pink Floyd isimleri henüz duyulmamışken John Peel onları kendi programında çalıyor ve destekliyordu. Dönemin teknolojisine rağmen yayında sürekli bozuk da olsa plaktan kayıtlar çalıyordu. Teknolojiyle hiçbir zaman barışık olmadı. Bu yüzden kendi arşivinde 25 binden fazla plak olduğu biliyor. Popüler müziğe karşı ısrarla avangart ve punk şarkılar çaldı. Yeni kurulan grupları sürekli destekledi. Kendine gelen mektuplarda istek şarkıları hiçbir zaman reddetmedi. BBC John Peel Sessions adı altında 2000'den fazla grupla 4000'den fazla kayıt yaptı. Bunların arasında Joy Division, David Bowie, Pink Floyd, Nick Cave & the Bad Seeds, Bob Marley, Cocteau Twins, Blur, David Clarke, The Jesus And Mary Chain, Jimi Hendrix, Led Zeppelin, Mogwai, My Bloody Valentine, Slowdive, Napalm Death, Nirvana, PJ Harvey, The Smiths, Sonic Youth, The Undertones, Yo La Tengo, Godspeed You! Black Emperor bunlardan sadece birkaçıydı. Favori grupları The Undertones, The Velvet Underground, Ramones, Pulp, Cocteau Twins ve The Smiths favori grupları arasında yer alıyor. En sevdiği şarkı The Undertones'un "Teenage Kicks" isimli şarkısıdır. Hatta şarkı John Peel ile adeta bütünleşmiştir. Vasiyet olarak öldüğünde mezar taşında ismi dışında yalnızca şu sözlerin yazılmasını istemişti: "Teenage dreams so hard to beat".

En sevdiği 5 albüm:

Captain Beefheart & The Magic Band: Trout Mask Replica (1969)
The Velvet Underground: The Velvet Underground and Nico (1967)
Ramones: The Ramones (1976)
Pulp: Different Class (1995)
Misty In Roots: Live At Counter Eurovision 79 (1979)

John Peel 25 Ekim 2004'te Peru'da tatildeyken geçirdiği kalp krizi sonrası 65 yaşında hayatını kaybetti. William, Alexandra, Tom ve Florence adında dört çocuğu vardı. 37 yıllık radyo kariyeri boyunca birçok ödül alan John Peel bugün en büyük rock festivallerinden Glastonbury'de alternatif keşif sahnesine ismi verilerek anılıyor. Ben de emeğe saygı, müziğe hürmet adına en sevdiği şarkıyla yazıyı noktalıyorum. Rest in peace John Peel!

29 Ağu 2016

Bir Müzik Tanrıçası: Elizabeth Fraser


Cocteau Twins, This Mortal Coil, Massive Attack, Yann Tiersen, LOTR ve daha birçok projede onun ismi var. Dream pop, shoegaze, post-punk, gothic, ethereal wave, trip-hop… Sesinin uzanmadığı janr yok neredeyse. Elizabeth Fraser nereye dokunsa çiçekler açıyor.

29 Ağustos 1963’te İskoçya’da doğan ethereal ve soprano vokalin hiç şüphesiz en iyisi olan Elizabeth, aynı zaman Liz Fraser olarak da biliniyor. Yazdığı ucu açık,  soyut şarkı sözlerini İskoç aksanıyla ve en çok da nevi şahsına münhasır bir vokal kullanarak anlaması ve yeniden yorumlanması çok zor bir tarzla dile getirmiş.

Punk ve gothic müziğin Britanya'yı kasıp kavurduğu bir dönemde herkes İngiltere'nin, bilhassa sanayi kenti Manchester'ın kenar mahallelerinde dallanıp budaklanan öfkeli ve karanlık müzik gruplarını konuşurken İskoçya'da da bir hareketlilik söz konusuydu hiç kuşkusuz. Bir yanda Sex Pistols, Ramones gibi anarcho-punk akımından beslenen popüler kültür karşıtı avangart gruplar, bir yanda David Bowie, Siouxsie Sioux'dan etkilenen gothic gruplar, diğer yanda The Stooges, The Velvet Underground'dan etkilenen nispeten daha duygusal ve independent gruplar Britanya müziğinin mihenk taşlarını oluşturuyordu. Çünkü her jenerasyon kendinden sonraki jenerasyonları yoğun bir şekilde etkiliyor, besliyor ve zenginleştiriyordu. Özellikle David Bowie, The Velvet Underground, Siouxsie Sioux ve The Stooges bu yeni romantik kuşağın esin kaynağı olmuştu. Böyle bir ortamda plak şirketlerinin de avangart grupları desteklemesi müzikte yeni bir dönemin kapısını aralamıştı.

Cocteau Twins bu kuşağın daha dark safında yer alıyor. 1979'da İskoçya'nın Grangemouth şehrinde vokalde Elizabeth Fraser, gitarda Robin Guthrie ve basta Will Heggie tarafından kurulan grup The Birthday Party, Sex Pistols, Siouxsie And The Banshees ve Kate Bush gibi isimlerden etkilenmişti. Elizabeth (a.k.a Liz) bir disko barda dans ederken Robin ve Will'in dikkatini çeker. Bu kadar iyi dans edebilen bir kadın çok güzel şarkı da söyleyebilir diye düşünmüşlerdi. Liz ile tanışmaları da böyle olmuştu. Aslında daha önceden tanışıyorlardı. Robin Guthrie o diskonun DJ'lerindendi. Bu üçlü bir araya geldikten sonra müzik yapma konusunda hemfikir olurlar Cocteau Twins isminde mutabık kalırlar. Cocteau Twins ismi ise İskoç grup Johnny And The Self Abusers'ın (a.k.a Simple Minds) "The Cocteau Twins" isimli şarkısından geliyordu.

4AD ile birlikte çalışmaya başladıktan sonra stüdyoya giren grup Haziran 1982'de "Garlands" ismini verdiği debut albümüyle müzik dünyasına karanlık bir giriş yaptı. "Garlands" gerçekten de bilinen Cocteau Twins'ten bir hayli uzak, post-punk, goth ve ethereal wave atmosferinde ortaya koyulmuş bir albümdü. Özellikle Will Heggie'nin ürkütücü ritmik basları şarkıların ana hatlarını oluştururken, Robin Guthrie'nin Bauhaus'tan esintili gitar efektleri ile Liz'in titrek ve güçlü soprano vokaliyle birleşince Viktoryen dönemin gothic ürpertisi tadında bir albüm ortaya koyulmuştu.



Ertesi yıl Edinburgh'da yeni bir albüm için stüdyoya giren grup "Head Over Heels" albümünü 31 Ekim'de 4AD etiketiyle yayımlamıştı. Bas gitarist Heggie'nin albüm çalışmasında yer almamış Liz ile Robin beraber çıkarmıştı bu albümü. 10 şarkılık bu ikinci longplay albümde dikkate değer bir değişme var. Heggie'nin gothic bas sound'ları yerine daha ritmik davullar ve sert gitar ön plana çıkmış. Ancak daha da önemlisi Fraser, "Garlands" albümünde kullanmadığı soprano vokalini ilk kez ve güçlü bir şekilde kullanarak albümün en çok öne çıkan, dikkat çeken öğesi olmuştu. Ethereal wave'in en iyi örneklerinden biri olan bu albüm shoegaze müziğini de etkileyen önemli bir adımdır. Cocteau Twins için ise bir geçiş dönemiydi. Aslına bakılırsa Cocteau Twins için "Heaven or Las Vegas" dışında bütün albümler bir geçiş albümüydü. Her yeni albümde bir yenilik arayan grup sürekli sound değiştirerek kendileri için en iyisini arıyordu. "Head Over Heels" albümü dönemin müzik medyası tarafından olumlu eleştiriler ve yüksek notlar almıştı.



4AD şirketine bağlı ethereal grubu This Mortal Coil yeni albüm için Dead Can Dance, Cindytalk ve Cocteau Twins'e davet göndermişti. Bu muhteşem projede Lisa Gerrard, Gordon Sharp, Elizabeth Fraser, Robin Guthrie ve kısa süre sonra Cocteau Twins'e katılacak olan Simon Raymonde da vardı. Londra'da Depeche Mode'un da girdiği Blackwings Studios'ta çalışmalar başladı. Elizabeth Fraser, Tim Buckley'nin efsane "Song to the Siren" şarkısını Robin'in minimalist gitar dokunuşlarıyla seslendirdi. Bu muhteşem yorum Elizabeth Fraser'ın belki de yaptığı en iyi işlerden biriydi.



1 Kasım'da 4AD plakçılık tarafından çıkarılan "Treasure" albümü Cocteau Twins koleksiyonlarının en iyileri arasındadır. Albümün bu kadar başarılı olmasının sırrı kuşkusuz Elizabeth Fraser'ın mitolojik karakterlerden esinlenerek yazdığı şarkı sözleriyle soprano vokalini güçlü bir şekilde öne sürmesinde saklıydı. Farklı dillerden kelimeleri bir araya getirip İskoç aksanıyla telaffuz ederek taklidi ve hatta anlaması neredeyse imkansız bir akışkanlıkla ortaya koyduğu mistik vokal onu eşsiz ve benzersiz bir noktaya taşıyordu. Elizabeth Fraser müzik dergileri tarafından bu yüzden "the voice of God" yakıştırmasını almıştı. Ve artık bu isimle anılmaya başladılar onu.



1986 Cocteau Twins için yine dolu dolu bir yıl olmuştu. Yeni stüdyoda iki deneysel EP'den sonra dördüncü LP albüm için start veren ekip 14 Nisan'da "Victorialand" uzunçalarını yine 4AD imzasıyla çıkarttı. Simon Raymonde'un yer almadığı 9 şarkılık bu albüm Robin Guthrie'nin yoğun ambientlarıyla, akustik gitarıyla ve Liz Fraser son derece hafif bir vokaliyle öne çıkıyor. Liz'in düşsel vokali, Robin'in ambient gitarı Cocteau Twins'i çok farklı bir noktaya taşımıştı. Dream pop'ın "definitive album" özelliğini taşıyan "Victorialand" hafif akustik dokunuşların da olduğu ritimsiz, sade, mütevazı ancak son derece düşsel bir atmosferde yapılmış benzersiz bir albümdür.



1986 sonbaharında ABD'li besteci Harold Budd ile birlikte stüdyoya girildi. Klasik Cocteau Twins tadında fakat Cocteau Twins ismi yerine Harold Budd / Simon Raymonde / Robin Guthrie / Elizabeth Fraser isminde 10 Kasım'da 4AD etiketiyle çıkarılan "The Moon And The Melodies" albümünde Dif Juz'dan Richard Thomas da saksafonuyla yer aldı. Albümün en çok göze çarpan şarkısı şüphesiz ki Liz'in o muhteşem vokaliyle "Sea, Swallow Me" oldu.



İki yıllık bir aranın ardından September Sound'da stüdyoya giren grup üzerinde çalıştığı yeni stüdyo albümünün Amerika baskısı için Capitol Records ile lisans sözleşmesi yaptı. Bu büyük bir anlaşmaydı. Büyük bir maddi getirinin yanında birtakım müzikal kaygıları da yanında getirdi. Özellikle böyle büyük bir plak şirketiyle anlaşma yapmak müzikte çizgi kaymasına neden olabiliyor. Robin Guthrie, Reflex dergisine şu demeci vermişti: "Bir problem yaşayacağımızı sanmıyorum. Ne istiyorsak onu yapmaya devam edeceğiz". "Blue Bell Knoll" 19 Eylül 1988'de yayımlandı. Ancak istenilen sonuç elde edilememişti. Ne müzikal anlamda, ne de beklenen destek anlamında.



September Sound stüdyosunda albüm kayıtlarına başlayan grup Ağustos 1990'da bir video klip ile birlikte yayımladığı "Iceblink Luck" single parçasından sonra 17 Eylül 1990'da hem kendisinin hem de shoegaze tarihinin en iyi albümlerinden birine imza attı. 4AD Records ile çıkardığı altıncı ve son albüm olan "Heaven or Las Vegas" 4AD menajeri Ivo Watts-Russell tarafından plak şirketinin gelmiş geçmiş en iyi albümü olarak değerlendirilmişti. 10 şarkılık bu LP albüm Cocteau Twins'in kendini en iyi dile getirdiği ve en başarılı albümdü. Yalnızca Robin'in ambient gitarı seviye atlamamış, Elizabeth'in de vokali evrimleşip daha yeni ve daha feminen bir zemine oturmuştu. Anneliğin getirdiği hislerle yazdığı şarkı sözleri ve Q Magazine tarafından Kate Bush benzetmesi yapılan bu yeni vokal Cocteau Twins açısından oldukça olumlu karşılanan bir durumdu. Nitekim grup üyelerinin en mutlu olduğu bir dönemde ortaya çıkmış son derece keyifli bir dream pop / shoegaze albümü olmuştu. Şarkı sözleri önceki şarkı sözlerinden tamamen farklıydı. Buna bağlı olarak şarkılardaki soundlar ve ritimler de değişmiş, daha yumuşak, daha romantik bir hava hâkim olmuştu.



Son derece başarılı olan bu albüm maalesef beraberinde talihsiz, hatta trajik bir süreç başlattı. Uyuşturucu problemlerinden kurtulamayan Robin, Liz ile süregelen 13 yıllık ilişkisini kaybetmişti. Duygusal birliktelikleri sona erse de Cocteau Twins'teki birliktelikleri devam etti. Ancak yıllardır birlikte çalıştıkları 4AD plak şirketi ile olan sözleşmeleri Robin'in birtakım problemleri nedeniyle sona ermişti. Kasım 93'te çıkarılan "Blue Bell Knoll" albümü Fontana Records etiketi taşıyordu. Albümün içeriği Liz'in Robin'e olan sistemiyle doluydu.

3 yıl sonra tekrar stüdyoya giren grup sekizinci ve son albümünü 13 Mart'ta Fontana etiketiyle piyasaya sürdü. "Milk and Kisses" isimli bu son albümden kısa bir süre sonra Cocteau Twins kariyerini noktalayıp dağılır. Bu dönem aynı zamanda shoegaze öncülerinin bir bir dağıldığı, independent müziğin sonbahar dönemidir. Slowdive, My Bloody Valentine, Ride, The Jesus And Mary Chain, Galaxie 500… Kimler dağılmadı ki? Ama dağılan grupların ardından yeni gruplar ve solo projeler doğdu. İşte bu dönemde Elizabeth Fraser, 1998’de Massive Attack ile beraber çalışmaya başladı. "Mezzanine" albümünde yer alan o efsane "Teardrop" şarkısına imzasını atmıştı. Bu albümde aynı zamanda "Black Milk" ve "Group Four" parçalarını da seslendirdi.

Ardından 2001 yılında Howard Shore'un orkestrasına katılarak The Lord of the Rings'in üç soundtrack’ini seslendirdi. Birçok grupla, müzisyenle çalışmaya devam etti. 2005’te Yann Tiersen'in "Les Retrouvailles" albümünde de yer aldı. "Kala" ve "Mary" adlı fevkalade iki şarkıyı seslendirdi.



Elizabeth Fraser son olarak 2009 yılında "Moses" adlı bir single yayımladıktan sonra sessizliğe büründü.



Dilerseniz Elizabeth Fraser'ın özel hayatına da kısaca bir göz atalım.

Elizabeth Fraser, Cocteau Twins projesine dahil olduktan bir yıl sonra grubun  Robin Guthrie ile bir ilişkiye başladı. Birlikte Cocteau Twins'te harikalar yaratan ikili Will Heggie'nin gruptan ayrılmasıyla "Head Over Heels" isimli LP albümü beraber çıkarmışlardı. Liz & Guthrie ikilisinin bu duygusal birlikteliği tam 13 yıl sürdü. 1989'da Lucy Belle isminde bir kız çocuğu oldu. 3 yıl sonra Cocteau Twins dağılmanın eşiğine geldi. Robin Guthrie çok fazla alkol ve uyuşturucu kullanıyordu. Kendini kaybediyordu ve hiçbir şey üretemiyordu. Tüm bunların üstüne bir de yıllardır birlikte çalıştıkları plak şirketleri 4AD ile yolları ayırdılar. Fraser onu sürekli durdurmak istese de başarılı olamıyordu. 1993 yılında Fontana Records etiketiyle yayımlanan "Four-Calender Cafe" albümündeki "Bluebeard" şarkısının sözlerini onun için yazmıştı: "Are you the right man for me? Are you safe? Are you toxic? Are you my friend?



Yalnızca "Bluebeard" ile kalmadı Robin'e olan sitemi. "Theft, And Wandering Around Lost" şarkısında adeta öfke kusuyordu: "The man is an offender. He took my value. And I give back his shame. And I take back my power. My body is my own. My body is mine alone."


Albüm yayımlandıktan kısa bir süre sonra 13 yıllık Liz & Robin birlikteliği sona erdi. Liz, Robin'in bu sorumsuzluklarına daha fazla tahammül edememişti. Fakat müzik kariyerindeki birliktelikleri hâlâ sürüyordu. Konuyla ilgili olarak Fraser şunu söyledi "Birbirimize çok yakındık fakat daha büyük sorumluluklarımız vardı". Bundan sonra mutsuz bir grup hâline gelen Cocteau Twins'in bu durumu için "çocukçaydı" yorumunu yapmıştı Liz.

Cocteau Twins 1994'te bir konser turuna çıkmıştı ve o dönem Jeff Buckley ile Elizabeth Fraser'ın yolları kesişmişti. Daha önce Jeff'in babası olan Tim Buckley'nin "Song to the Siren" isimli şarkısını This Mortal Coil için seslendiren Fraser, bu karşılaşmadan sonra Jeff'e aşık olur. Kim olmazdı ki zaten? Özellikle birbirlerinin sesine olan hayranlıkları muhteşem bir aşkı doğurmuştu. Liz'in deyimiyle ikisi de birbirlerine deliler gibi aşıktı. Fakat bunu gizli tutuyorlardı. Fraser bunun yayılmasından yana değildi. Çünkü Robin'den henüz yeni ayrılmıştı ve kızı 5 yaşındaydı.

Liz & Jeff ikilisi o rüya gibi seslerini değerlendirmek istiyordu. Ve kısa süre içinde birçok şarkı ürettiler. Şarkıların yalnızca kendilerine özel kalmasını isteseler de dijital ortama bir şekilde sızdı. "All Flowers in Time Bend Towerds the Sun" bunlardan biriydi.  Bu durum ikiliyi bir hayli irite etmişti. The Guardian'da yer alan röportajda Fraser şunu söylemişti:
-Neden insanlar her şeyi duymak zorunda?
-Fakat çok güzeldi.
-Ama görüyorsun, daha bitmemişti bile. Artık dinlemek istemiyorum o şarkıyı. Belki hakkında bir daha düşünmeyeceğim bile.




Elizabeth ilişkinin gizliliği üzerinde bu kadar titizlikle dururken Jeff bunun saçma olduğunu söyleyip reddediyordu. Bu durum ilişkinin sonunu getirdi. 1995'te Jeff ve Elizabeth ayrıldılar.

Eylül 1995'te Cocteau Twins yeniden stüdyoya girer ve 9 yıl sonra ilk defa bir EP albüm yayımlar. Fontana Records etiketiyle yayımlanan "Twinlights" isimli bu kısaçalar albümde yer alan "Rilkean Heart" şarkısını onun için yazmıştı. "Rilkean Heart" ismi Alman şair Rainer Maria Rilke'den geliyordu. Rilke, Jeff Buckley'nin en sevdiği şairdi. Lirik/romantik şiirin en önemli temsilcilerinden olan Rilke'nin kalbine sahip olduğunu belirtiyordu.Elizabeth Fraser "Rilkean Heart" şarkısını eski sevgilisi Robin Guthrie ile birlikte yazmıştı. Ne acı!

Ayrılıktan 2 yıl sonra albüm çalışmaları için Jeff Buckley Memphis'e gitti. 29 Mayıs 1997'de Mississippi nehri kıyısında Led Zeppelin'in "Whole Lotta Love" şarkısını söyledikten sonra kıyafetleriyle birlikte nehre girdi. 4 Haziran günü cansız bedeni kıyıya vurdu.

Bu trajik olayın ardından Massive Attack ile birlikte "Mezzanine" albümü üzerinde çalışan Fraser, o muhteşem "Teardrop" şarkısını Jeff Buckley için yazmıştı.



BBC'nin Jeff Buckley için hazırladığı belgeselde konuşan Liz "Twinlights EP albümü o adam hakkındaydı. Son vedaydı ona. Ona çok ihtiyacım vardı ama o hep kaçtı." demişti. "Henüz tanışmadan beni etkilemişti. Onun gibi olmak istiyordum. Bu utanç verici ama gerçek. Ona yalnızca aşık olmadım. O çok güzeldi." Sözlerde Jeff'e olan hayranlığını, aşkını, sitemini, özlemini ve çaresizliğini dile getiriyordu. Fraser'ın "Tanrı'nın sesi" diye adlandırılan o muhteşem soprano vokali şarkıyı öyle bir hâle getirmiş ki, inanıyorum ki şarkının bu öyküsünü bilmeyen Cocteu Twins hayranları "Rilkean Heart"ı tekrar dinlediklerinde çok daha farklı şeyler hissedecektir.

14 Ağu 2016

İzlanda'ya Özgü Masalsı Bir Korku Müziği: Kira Kira


Kira Kira birçok İzlandalı artist gibi sanatın her dalında deneyselliği ve kalıpların dışına çıkıp alışılmışın dışında bir yaratıcılığı savunan karşı-sanat felsefesinin müzikal göstergesidir.

Kira Kira, multi-enstrümentalist Kristín Björk Kristjánsdóttir'in sahnede kullandığı bir isim. Aslında onun müzikal geçmişi Kira Kira projesinden önce başlıyor. 1997'den 99'a kadar múm grubunun da etkileşimde olduğu Spúnk isimli bir grupta başlamıştı müzik kariyerine. Spúnk dağıldıktan sonra kendi solo projesine başlayan Kristín, isminin kısaltılmış hali olan Kira Kira ismiyle kariyerine devam etti.

2005 yılında ilk albümü "Skotta" Smekkleysa Records tarafından çıktı. Jóhann Jóhannsson ve Hilmar Jensson gibi tanıdık isimler albüm çalışmalarında yer aldı. Albümün sanat çalışmaları ise Kristín'e ait.

Kira Kira şarkılarında kendi çocuksu vokalinin yanı sıra İzlanda'nın doğal seslerini ve küçük hayvan seslerini masalsı tınılarla buluşturup üzerine ürkütücü ambientlar ekleyerek dinleyicilerinde bir yandan masumâne duygular uyandırıp diğer yandan onları ürpertiyor. Masumiyet-kötülük çatışkısı üzerinde kafa yormak yalnızca felsefenin ve edebiyatın bir uğraşısı değildi. Kira Kira bu femoneni müzikte kullanarak bir çeşit dadaist tavırla müziğin kalıpları dışına çıkmayı başardı. "Drakula Darling" şarkısı gotik edebiyattan esinlenmiş (Bram Stoker, "Dracula", 1897) bir korku karakterinin masala aktarılmış halidir. Drakula kötülüğü temsil etse de içinde bulunduğu atmosfer aslında bir çocuğun hayal dünyası kadar masum. Ancak ne masumiyet tam anlamıyla bir masumiyet, ne de kötülük tam anlamıyla bir kötülük. Bir yandan yavru kedi sesleri, bir yandan müzik kutularını anımsatan sevimli melodiler, fakat diğer yandan beyni örümcekleyen grotesk gürültüler şarkıda bir kargaşa yaratıyor. Kira Kira korkuyu ve kötülüğü temsil eden karanlık sesleri direkt vermek yerine onu bir çocuğun oyun alanına indirgiyor. Ve böylece paradoksal bir evren içinde iyi-kötü, güzel-çirkin ikilemlerini kafamızda bir sorgulatmaya sevk ediyor.



İkinci albümü "Our Map To The Monster Olympics" 2008'de yayımlandı. Albümün kadrosu ve ekipmanları bu sefer daha zengindi. "Skotta"da kullandığı kulak tırmalayan gürültüleri bir hayli azaltmış, gitar, klavye, org, kalimba, saksafon, vibrafon, keman, trampet, ukulele, klaviola gibi çok farklı, çeşitli ve deneysel enstrümanlar kullanarak yeni bir tat yakaladı. Melodilerin biraz daha huzura kavuştuğu bu albüm gotik korku teması yerine bir çocuğun hayal dünyasını ele alıyor. Bir lunapark ve hayvanlardan oluşan canavarlar yeni albümün temasına konuk oluyor. Şarkılar nispeten daha huzur verici. Korku atmosferinden arınmış, İzlanda'ya özgü sevimli tınılar yoğun bir şekilde kullanılmış. Ancak yer yer önceki albümden esintiler bazı şarkılarda hissedilebilir.


2012'de çıkarılan son albüm "Feathermagnetik" yine birçok enstrümanın kullanıldığı yoğun bir ambient albüm olmuş. "Skotta"daki korku temasından iyiden iyiye vazgeçen Kira Kira, masalsı tınıları da bir kenara bırakıp ambient, dark ambient ve drone semalarında yoluna devam etmiş. Aslında korkuyu dolaylı yollarla dinleyiciye aktarmak yerine doğrudan aktarımı olan dark ambient müziğini de kalıplar çerçevesinden yapmak yerine daha deneysel bir yöntemle yapmayı tercih etmiş. Bu da tam olarak Kira Kira'nın müziğinin ana karakterini oluşturan bir özellik. Şarkılarında mutlak suretle "Icelandic" dediğimiz İzlanda'ya özgü sesler kullanarak İzlanda'nın soğuk havasını şarkılarında hissettiriyor. Bu albümde herhangi bir neşe veya ışık söz konusu değil. Ancak Kira Kira burada da bir paradoksa nokta basıyor. Albümün sanat çalışmasında beşinci şarkı "Leave a Light On"un şarkı sözleri olan "Leave a light on for love. We can't see in the dark" notunu bırakarak sevgiye bir gönderme yaparken şarkılardaki karanlık hava çelişki yaratıyor. Kısacası Kira Kira gerek sanat çalışmaları, gerek yaptığı özgün/deneysel müzikle, gerekse de vermek istediği mesajla kalıpların dışına çıkarak neo-dadaist bir çizgide, müzik literatüründe "horror pop" dediğimiz bir tarzı icra ederek kategorize edilmeyecek bir alanda yer alıyor. İzlanda'nın coğrafi konumu, iklimi, atmosferi ve gelenekselciliği İzlandalı müzisyenlerde yaratıcılığı üst düzeylere çıkararak sanatta ve müzikte özerk bir hâkimiyetin temsiliyetini ortaya koyuyor. Müziğe karşı müzik, sanata karşı sanat.

11 Ağu 2016

Kıyıda Köşede Kalmış Bir Shoegaze Grubu: Silvania


Britanya'da shoegaze rüzgarlarının estiği bir dönemde İspanya'da Mario Silvania ve Cocó Ciëlo tarafından kurulan Silvania hak ettiği değeri görmeyip kayıp giden birçok independent gruptan biriydi.

80'lerin ortasında Cocteau Twins ve The Jesus And Mary Chain shoegaze'in ana hatlarını belirlerken erken dönem 90'lara geldiğimizde My Bloody Valentine, Ride, Slowdive gibi shoegaze müziğin kilometre taşları, yoğun noise öğeler, distorsiyonlar, reverbler, feedbackler, ambientlar, ürkek bir vokal ve esnek şarkı sözleriyle shoegaze'in son hâlini formalize etmişlerdi. Tam da bu dönemde, 1990 yılında My Bloody Valentine, Cocteau Twins ve Brian Eno gibi isimlerden ilham alan Perulu Mario Silvania ve Cocó Ciëlo ikilisi shoegaze'in çok yabancı olduğu bir ülkede Silvania'yı kurdular. 1992'de dört şarkılık ilk EP albümü "Miel Nube Hiel"i çıkardıktan bir sonraki yıl ilk LP albümü olan "En Cielo de Océano"yu Elefant Records etiketiyle piyasa sürdüler. Bol ambientlı, reverblü gitarlarla, soyut bir vokalle Slowdive'ı anımsatan Silvania "Sé Girasol", "Amor Imposible (Belking's Cover)", "El Alba Es Un Ala" ve "Un Bosque En La Memoria" gibi şarkılarıyla Britanyalı shoegazerların birçoğundan daha başarılıydı. Ancak 94'te çıkardıkları "Paisaje III" albümünde birtakım bozulmalar başladı. Yine ambient ve dream pop öğeler var ancak electronic melodiler ve rahatsız edici bir ritim şarkılara eşlik etmeye başlıyor. Ve bozulma her yeni albümde daha fazla artıyor. Her yıl üst üste yeni bir albüm yayımlayan ikili artık electronic hatta dub bir grup haline geldikten sonra 98'de altıncı ve son albümleri olan "Compo De Espirales Arboles Secuencias Posibles"i yayımlayarak ortadan kayboldular.


25 Tem 2016

Bir Şarkının Anatomisi: Cocteau Twins - Rilkean Heart


Cocteau Twins'in sekizinci ve son albümü "Milk & Kisses"ta yer alan "Rilkean Heart", Elizabeth Fraser ile Jeff Buckley arasında pek bilinmeyen kısa bir öykünün uzun bir şarkısıdır.

1979'da İskoçya'da bir disko barda dans ederken Will Heggie ve Robin Guthrie tarafından fark edilen Elizabeth Fraser, Cocteau Twins projesine dahil olduktan bir yıl sonra grubun gitaristi Robin Guthrie ile bir ilişkiye başladı. Birlikte Cocteau Twins'te harikalar yaratan ikili Will Heggie'nin gruptan ayrılmasıyla "Head Over Heels" isimli LP albümü beraber çıkarmışlardı. Liz & Guthrie ikilisinin bu duygusal birlikteliği tam 13 yıl sürdü. 1989'da Lucy Belle isminde bir kız çocuğu oldu. 3 yıl sonra Cocteau Twins dağılmanın eşiğine geldi. Robin Guthrie çok fazla alkol ve uyuşturucu kullanıyordu. Kendini kaybediyordu ve hiçbir şey üretemiyordu. Tüm bunların üstüne bir de yıllardır birlikte çalıştıkları plak şirketleri 4AD ile yolları ayırdılar. Fraser onu sürekli durdurmak istese de başarılı olamıyordu. 1993 yılında Fontana Records etiketiyle yayımlanan "Four-Calender Cafe" albümündeki "Bluebeard" şarkısının sözlerini onun için yazmıştı: "Are you the right man for me? Are you safe? Are you toxic? Are you my friend?"

Yalnızca "Bluebeard" ile kalmadı Robin'e olan sitemi. "Theft, And Wandering Around Lost" şarkısında adeta öfke kusuyordu: "The man is an offender. He took my value. And I give back his shame. And I take back my power. My body is my own. My body is mine alone."

Albüm yayımlandıktan kısa bir süre sonra 13 yıllık Liz & Robin birlikteliği sona erdi. Liz, Robin'in bu sorumsuzluklarına tahammül edememişti. Fakat müzik kariyerindeki birliktelikleri hâlâ sürüyordu. Konuyla ilgili olarak Fraser şunu söyledi "Birbirimize çok yakındık fakat daha büyük sorumluluklarımız vardı". Bundan sonra mutsuz bir grup hâline gelen Cocteau Twins'in bu durumu için "çocukçaydı" yorumunu yapmıştı Liz.

Cocteau Twins 1994'te bir konser turuna çıkmıştı ve o dönem Jeff Buckley ile Elizabeth Fraser'ın yolları kesişmişti. Daha önce Jeff'in babası olan Tim Buckley'nin "Song to the Siren" isimli şarkısını This Mortal Coil için seslendiren Fraser, bu karşılaşmadan sonra Jeff'e aşık olur. Kim olmazdı ki zaten? Özellikle birbirlerinin sesine olan hayranlıkları muhteşem bir aşkı doğurmuştu. Liz'in deyimiyle ikisi de birbirlerine deliler gibi aşıktı. Fakat bunu gizli tutuyorlardı. Fraser bunun yayılmasından yana değildi. Çünkü Robin'den henüz yeni ayrılmıştı ve kızı 5 yaşındaydı.

Liz & Jeff ikilisi o rüya gibi seslerini değerlendirmek istiyordu. Ve kısa süre içinde birçok şarkı ürettiler. Şarkıların yalnızca kendilerine özel kalmasını isteseler de dijital ortama bir şekilde sızdı. "All Flowers in Time Bend Towerds the Sun" bunlardan biriydi.  Bu durum ikiliyi bir hayli irite etmişti. The Guardian'da yer alan röportajda Fraser şunu söylemişti:
-Neden insanlar her şeyi duymak zorunda?
-Fakat çok güzeldi.
-Ama görüyorsun, daha bitmemişti bile. Artık dinlemek istemiyorum o şarkıyı. Belki hakkında bir daha düşünmeyeceğim bile.



Elizabeth ilişkinin gizliliği üzerinde bu kadar titizlikle dururken Jeff bunun saçma olduğunu söyleyip reddediyordu. Bu durum ilişkinin sonunu getirdi. 1995'te Jeff ve Elizabeth ayrıldılar.

Eylül 1995'te Cocteau Twins yeniden stüdyoya girer ve 9 yıl sonra ilk defa bir EP albüm yayımlar. Fontana Records etiketiyle yayımlanan "Twinlights" isimli bu kısaçalar albümde yer alan "Rilkean Heart" şarkısını onun için yazmıştı. "Rilkean Heart" ismi Alman şair Rainer Maria Rilke'den geliyordu. Rilke, Jeff Buckley'nin en sevdiği şairdi. Lirik şiirin en önemli temsilcilerinden olan Rilke'nin kalbine sahip olduğunu belirtiyordu. Elizabeth Fraser "Rilkean Heart" şarkısını eski sevgilisi Robin Guthrie ile birlikte yazmıştı. Ne acı!

Ayrılıktan 2 yıl sonra albüm çalışmaları için Jeff Buckley Memphis'e gitti. 29 Mayıs 1997'de Mississippi nehri kıyısında Led Zeppelin'in "Whole Lotta Love" şarkısını söyledikten sonra kıyafetleriyle birlikte nehre girdi. 4 Haziran günü cansız bedeni kıyıya vurdu.

Bu trajik olayın ardından Massive Attack ile birlikte "Mezzanine" albümü üzerinde çalışan Fraser, o muhteşem "Teardrop" şarkısını Jeff Buckley için yazmıştı.

BBC'nin Jeff Buckley için hazırladığı belgeselde konuşan Liz "Twinlights EP albümü o adam hakkındaydı. Son vedaydı ona. Ona çok ihtiyacım vardı ama o hep kaçtı." demişti. "Henüz tanışmadan beni etkilemişti. Onun gibi olmak istiyordum. Bu utanç verici ama gerçek. Ona yalnızca aşık olmadım. O çok güzeldi." Sözlerde Jeff'e olan hayranlığını, aşkını, sitemini, özlemini ve çaresizliğini dile getiriyordu. Fraser'ın "Tanrı'nın sesi" diye adlandırılan o muhteşem soprano vokali şarkıyı öyle bir hâle getirmiş ki, inanıyorum ki şarkının bu öyküsünü bilmeyen Cocteu Twins hayranları "Rilkean Heart"ı tekrar dinlediklerinde çok daha farklı şeyler hissedecektir.



Rilkean heart I looked for you
To give me transcendent experiences
To transport me out of self and aloneness
And alienation into a sense of
One-ness and connection ecstatic and magical

I became a junkie for it
I came looking for the next high
And I'm sorry

I've been putting the search on the wrong place
I understand that you're confused
Feeling overwhelmed
Well that's a feeling state from then
The reality, with cleaning up my emotion of life

And I'm getting in touch with myself
I'm beginning to ground myself
In my own sense of being as an entity
One entity on the planet

Becoming truly self-reliant and become connected
With something beyond me
That is where I have to go
I'm so sorry

I've been putting the search on the wrong place
You're lost and don't know what to do
But that's not all of you
That's your reality today
And that is all okay

I understand that you're confused,
Feeling overwhelmed
Well that's a feeling state from then
The reality

You're lost and don't know what to do
But it's not all of you
That's the reality today
And now it's all okay

I understand that you're confused,
Feeling overwhelmed
Well that's a feeling state from then
The reality

Rilkean heart...

(13 Mart 1996, "Milk & Kisses")